Aşırı yağış alan bir günde çatımızın çatlaklarından su içeri sızıyorsa hepimizin yapacağı şey bellidir; uygun bir günde çatımızı onarırız. Yani belki bir daha yağmur yağmaz demeyiz, yağış olayının belli süreçlerle tekrarlanacağını doğa öğretmiştir bizlere. Pekiyi de 17 Ağustos 1999 depremini yaşayan bizler toplumca aynı davranış biçimini gösteriyormuyuz acaba? Yoksa bir daha depremin olmayacağı ile ilgili redetme psikolojisi içine mi girmiş durumdayız. Maalesef böyle düşünüyorsak yer bilimi ile yakından ilgilenmiş bir coğrafya öğretmeni olarak şunu söylemeliyim ki İstanbul gibi etrafını genç fayların çevrelediği bir arazide bulunuyorsak kaçış yok, benzer sarsıntıları yine yaşayacağız.
Şimdi üzerinde yaşadığımız kara parçasını birbirinden ayrılmış büyük buz kalıpları gibi düşünelim. Yerin altında ki magma tabakasını da deniz gibi kabul edelim. Hemen yanımızdaki komşu bir buz kalıbı bizim üzerinde bulunduğumuz buz kütlesini sürekli itiyor, birlikte cm cm ilerliyoruz karşımıza daha yekpare olan oturmuş bir buz kütlesiyle karşılaşıp duruyoruz fakat bizim buz kütlemizi iten komşu buz kütlesi bizi daha illerilere götürmek istiyor. Arada sıkıştıkça sıkışıyoruz. Yani bir yayın iki cisim arasında sıkışması gibi bir durum oluşuyor belli bir zaman sonra buz kütlemiz sıkıştığı yerden bir yolunu bulup ani bir şekilde biraz daha illeri fırlıyor ve bizler üzerinden sağa sola yalpalaayıp düşüyoruz. İşte depremde böyle oluyor. Arap yarımadası, üzerinde yaşadığımız Anadolu yarımadasını Avrupa'ya doğru iterek aynı durumu gerçekleştiriyor. Yani üzerinde bulunduğumuz levha dediğimiz geniş arazi blokları birbirinden kırıklarla (Fay) ayrılmış, yerin altında ise henüz soğumamış akışkan magma olduğu sürece levhalarımız magmanın üzerinde hareket edecek ve Anadolu bu depremleri maalesef yaşayacaktır.
Tabii ki bu büyük afetlerin önlemleri de bulunmakta ve bunları uygulayan japonya gibi ülkeler deprem olurken günlük yaşamlarına devam etmektedir. Marmara, Ege gibi önemli konuma sahip bölgelerde faylı arazi çok fazla olduğundan buralarda yerleşilmemelidir gibi hepimize komik gelecek bir önlemi geçersek bu gibi arazilerde dolgu zeminlerde konut yapmamak, yapılıyorsa, çok iyi malzeme kullanmak ve çok katlı binalardan kaçınmak önemlidir. Fiziki koşullarla bu şekilde önlem alındıktan sonra insanların bilinçli olması, psikolojik olarak bu olaylara hazır olması ve deprem olurken ne yapması gerektiğini bilmesi gerekmektedir. Örneğin depremden sonra korunmak için dışarda sabahlamak ve eğreti binaların duvarlarının kenarlarında geceyi geçirmeye çalışmak konutumuzun içinde olmaktan daha tehlikelidir. Aslında deprem esnasında ne yapılması gerektiği ile ilgili çok şey anlatıldığı için ben yine fiziki koşulların hazırlanmasına geri dönmek istiyorum ve depremle ilgili garip bir düşüncenin altını çizmek istiyorum; "Deprem gece olur" düşüncesi ve düşünceye bağlı olarak içinde yaşadığımız konutları güvenceye alarak diğer kent binalarının ne olduğuyla fazla ilgilenmemek deprem hakkında henüz ne kadar az şey bildiğimizin kanıtlarından bir kaçıdır. Şunu unutmamalıyız ki depremin zamanı gece veya gündüz olabilir ve bizi bir sinemada film izlerken veya öğle yemeğimizi bir lokantada yerken yakalıyabilir. Bu durumda sürekli gittiğimiz alışveriş merkezleri, okullar, sinemalar, lokantalar, kafeler yaşadığımız evlerimiz kadar deprem olayında bizim için önemli değil midir?Saygılarımla...

0 yorum :

Yorum Gönder

 
Haftadan Kalanlar
Top